Probiyotik

Dost bakteri yoktur. Çünkü onlar bir bakteridir. Halk anlasın diye bakterilerin bazılarını dost kabul etmek yanıltıcıdır ve sayısız hataya sebep olmaktadır. Probiyotik adı ile dost bakteri kapsülleri kullanmak geçici ve zayıf bir flora değişimine sebep olsa da, belirli bazı bakteriler floraya zorla sokulsa bile probiyotik kullanımı terk edildikten saatler veya aylar sonra flora eski haline geri dönecektir. Bu sebeple : “probiyotikler hiç bir hastalığı kalıcı olarak tedavi edemez”

İnsan vücudunda deri, bağırsak, ağız, kulak ve burun gibi her florada toplanan mikropların birer listesi yapılabilir. Genellikle hangi bakteri cinsinin hangi floraya yerleşeceği bellidir. Örneğin Pseudomonas aeruginosa ağıza sokamazsınız. Ağıza yanlışlıkla girerse tutunamaz ölür. Daha doğrusu mevcut flora üyesi yerli bakteriler onu öldürür oraya sokmaz. Klebsiella ozaenae isimli bakteriyi ağıza sokamazsınız ama buruna yerleşebilir. Onun kardeşi olan Klebsiella pneumoniae akciğere yerleşir ama safra kesesine yerleşemez. Salmonella typhi safra kesesine yerleşir ama beyine yerleşemez. Neisseria meningitis beyine yerleşir ama bağırsağa giremez.
Mikrobiyal floralarda yazılı olmayan kesin kurallar çalışır hangi bakterinin nerelerde yerleşebileceği aşağı yukarı bellidir. Bunu belirleyen floraların ekolojileridir. Ekolojik belirteçler (determinantlar) söz konusu floradaki bakteri listesini belirler. Borrelia burgdoferii fare beyninde çoğalır ama hastalık yapmaz. Fakat 1 tane Streptococcus penuomonia bakteri hücresi fare peritonuna girse hayvan hasta olur ve ölür. Porphyromonas asaccharolytica‘yı idrar yoluna sokamayız. Bacillus cereus ‘u tavşan testisine sokamayız. O bakteriler orada yaşamaz. Oradaki mevcut yerli bakteriler tarafından öldürülür veya ekoloji sebebi ile orada silinip giderler.

Şunu iyice anlamak gerekir: Biz istedik diye hiç bir bakteri bir floraya yerleşmez. Bu çok önemli bir kuraldır. Bu kuralı iyice aklımızda tutalım.

Hangi mikrobun hangi floraya yerleşebileceğini belirleyen mikrop konak ilişkisini anlatan video (Dr. Murat Aydın)

● Bakteri konak ilişkisi:
Aykırı bir bakteriyi ilgisini çekmeyen bir floraya zorla inoküle edersek ne olur? Mesela ağıza yerleşemeyen Yersinia pestis bakteri süspansiyonunu ağızın içerisine döktük veya bu bakteri ile gargara yaptırdık. Ağzın içinde yaşamaya zorladık. Bu durumda sırasıyla şunlar gerçekleşir: Önce Y. pestis bakterisi kendi etrafındaki ekolojik determinantlar (pH, sıcaklık, eH, ışık, oksijen satürasyonu, enzim aktivitesi, CO2 basıncı vs) gibi faktörleri yoklar. H2 ve fumarat gereksinimini karşılayıp karşılayamayacağı, adezin ve kapsül polisakkaritlerinin ağız mukozasına yapışık tutunmasını sağlayacak reseptörlerin bulunup bulunmadığı gibi çeşitli bakımdan etkileşip çevresini tanımaya çalışır. Eğer minimum koşulları sağlayamıyorsa bu bakteri floraya tutunamaz. Tutunamayan bakteri çoğalamaz. Çoğalamayan bakteri hastalık yapamaz. Eğer bu bakteri yutulmadı veya limf nodlarına emilmediyse veba basili olmasına rağmen hiç bir hastalık yapamadan saatler içerisinde ağızdan kaybolur gider. Eğer bu yol ile ağızdan kaybolmadıysa ağız florasının bakteriler tarafından derhal inhibe ve tahrip edilir.

Bakteri konak ilişkisi interaktiftir. Karşılıklı olarak kesintisiz olarak etkileşir. Bakteriler ortam biyokimyasını değiştirir. Konak biyosferi de sürekli olarak değişir. Böylece floradaki bakteri listesi dinamiktir ve küçük alternasyonlar ile benzer bakteriler arasında gezinir. Bazı bakteriler floraya eklenirken diğer bazıları kaybolur.

Ekolojisi uygun olan bir bakteri eskiden mevcut iken bir florada sonradan neden kaybolur ?
Eğer konak tarafında bir ekolojik shift (değişim-kayma) veya mikrop tarafında mutasyon meydana geldiyse o bakteri o floradan silinir. Bu bakteri bu floranın asli ve kadim üyesi olsa bile artık o florada bu bakteriyi bulamayız. Eğer eksilen bakteriyi biz dışarıdan inoküle etsek bile orada tutunamaz ve saatler sonra silinir gider. Çünkü o artık yabancılaşmıştır ve flora üyesinin bilinen kadrolu elemanı değildir. O halde kuralımız şöyle değişti:

Hangi sebeple olursa olsun biz istedik diye hiç bir bakteri hiç bir floraya yerleşmez.

● Probiyotik adı verilen dost zannedilen bakteri listesi:
Bifidobacterium longum, Bifidobacterium breve, Bifidobacterium infantis, Lactobacillus helveticus, Lacticaseibacillus rhamnosus, Lactobacillus plantarum, Lactobacillus casei, Bifidobacterium infantis, Enterococcus faecium, Lactobacillus reuteri, Lactobacillus rhamnosus, Lactobacillus salivarius, Propionibacterium freudenreichii, Saccharomyces boulardii, Escherichia coli Nissle 1917, Streptococcus thermophilus, Lactobacillus acidophilus, Lactobacillus plantarum, Lactobacillus paracasei, Lactobacillus delbrueckii, Blautia, Roseburia, Parabacteroides, Eggerthella Coprococcus, Erysipelotrichaceae, Ruminococcaceae (Kim YS,2023)

Probiyotik yutmak, bu bakterilerin hepsini veya bir kısmını zorla floraya inoküle etmek demektir. Bu bakteriler önceden bağırsak (veya herhangi bir) florada yoksa demekki bulunmaması gerektiği için bulunmuyordur. Bu kapsül ile bağırsağa yeni gelenler daha önceki aynı bakterilerin ortadan kaldırıldığı sebeplerle tekrar ortadan kaldırılacaktır, saatler sonra floranın bakteri profili eski haline geri dönecek, restore olacaktır. Çünkü floranın eskiden kadrolu üyesi olsa bile değişen ekoloji yeni gelenleri de ortadan kolayca ve derhal kaldıracaktır. Bu sebeple probiyotik herhangi bir şeyi kalıcı olarak tedavi etmeyecektir.

● Probiyotik ile neyi tedavi etmeye çalışıyorlar?
Stres, anksiyete, depresyon, Cilt hastalıkları, baş ağrıları, migren, ürogenital sistem, romatizmal hastalıklar, nörolojik hastalıklar (otizm, parkinson, multipl skleroz), demans, obesite, depresyon, kap damar hastalıkları, Crohn’s hastalığı, Çölyak hastalığı, kronik ishal, alerjik hastalıklar, karaciğer sirozu, ve bağışıklık sistemini güçlendirmek gibi her türlü iyileşmesini desteklediği öne sürülmektedir.

Probiyotik bakteri kapsüllerini sağlıklı insanlar kullanırsa sağlıkları bozulabilir. Hafif bir ishal vea kabızın kısa süren bir kabızlığın giderilmesinde veya bir kaç gün sürmüş hafif bir sindirim rahatsızlığında en çok 1 hafta kadar probiyotik kullanmak ve sonra terk etmek belki makul karşılanabilir.

● Kaos başlıyor:
Kafa karıştırıp bulanık bir ortam hazırlamak satışı kolaylaştırır. Yeni kavramlar üretildi. Probyotik kelimesindeki “o” harfini değiştirip yeni isimler türetildi. Prebiyotik terimi böyle ortaya çıktı. Aslında pro- ön eki ile pre- ön eki sinonim (eş anlamlı kelime) olup, birbirleri ile tamamen aynı şeyi ifade ederler Prebiyotik, dostları besleyen maddelere verilen isim, postbiyotik bağırsakta ortaya çıkan maddelere verilen isim olarak önümüze sürüldü. Psotbiyotik olarak halka satılan ürünlerin içerisinde de probiyotik bakterilerin bulunduğunu etiketinden anlamak mümkündür. Piyasadaki postbiyotikler ile prebiyotikler aynı içeriğe sahip olduğuna göre neden bu isimler ayrıldı diye mantıklı sorular sormaya gerek duymuyoruz. Çünkü cevap çok belli. Aslında farklı olan bir şey yok. Bulanık ortam yaratarak satışların artırılması için terminolojik bir kaos oluşturulmuş olmalıdır. Para, pirim, sükse, daha çok tıklanmak ve prestij elde etmek amacı ile sağlık çalışanlarının da bu pazara çekildiğini görmezden gelemeyiz. Bulanıklığı artırmak için yakında aynı kelimenin başka sinonimleri üretilip önümüze sürülebilir. Böylece daha çok satış yapılabilecek yeni pazarlar oluşturulabilir. Mesela protobiyotik, perbiyotik, parabiyotik, ortobiyotik, normobiyotik, halitobiyotik veya pribiyotik gibi anlamsız terimlere hazırlıklı olmak gerekir. Gelecekte böyle isimler duyarsak şaşırmamak gerekir.

Probiyotik senaryosunun bilim desteği nedir?
International Scientific Association for Probiotics and Prebiotics (ISAPP), isimli bir kurum vardır. Muhtemelen dünyadaki probiyotik savunucularının da üzerinde bir kurum olsa gerek. Prebiyotikleri şöyle tanımlar: Fruktan ((fructooligosaccharide (FOS) ve inulin) ile galaktan galactooligosaccharide (GOS)) isimli maddeler Lactobacillus ve/ya Bifidobacterium türü bakterilerin zenginleştirilmelerine yardımcı olur. Bu iki bakteriyi zengileştirme etkisine sahip olan FOS ve GOS maddelerine prebiyotik adı verilir. (Glenn R. 2017)
Yani bilim kaynaklarına göre probiyotiklere katkı sağlayan her madde prebiyotik adını almıyor sadece bu iki tane kimyasal maddeye prebiyotik ismi veriliyormuş.
Aynı kaynakta yazdığına göre FOS ve GOS maddeleri verince Faecalibacterium prausnitzii ve Anaerostipes bakterilerinin kontrolsuz olarak çoğalabildikleri görülmüş ve bağırsakta bütirat açığa çıktığı tespit edilmiştir. Butirat eğer bireye zarar verirse bu FOS ve GOS maddeleri prebiyotik adını almaz denilmiştir.
Şimdi bir dakika burada durunuz.!
Yani probiyotik uzmanları diyor ki ben bir madde tanımlıyorum, iyiyse bana kötüyse sana diyor. Yani iyi gelirse prebiyotiktir, kötü gelirse değildir diyor. Bu kaypak, tutarsız, uçuk, zayıf bilim içeren tuhaf bir yaklaşımdır. Yayınladıkları 14 sayfalık uzman-konsensus probiyotik raporunu değersizleştirir. Aslında böyle bir tutarsızlığı görünce belgenin bilimden uzak olduğunu anlayınca ben genellikle okumaya devam etmem. O raporun gerisini okumayıp bırakmam gerekirdi. Fakat tahammül ederek, probiyotiğin en üst otoriteleri tarafından kaleme alınan bu belgeyi okumaya devam ettim. Uzmanların konsensusunun devamında şu tanımı gördüm: eğer 3 gr’dan az alınıyorsa bu madde prebiyotik değildir diyor. Doza indeksli hayret verici bu yaklaşım etyolojik, mekanistik değildir, bilimsel değildir. Raporun diğer kısımlarına göz attım ancak bu makaleme alıntı yapılabilecek değerde bir şeyler göremedim.
Literatürü karıştırmaya devam edelim:
Prebiyotiklerin depresyon ve anksiyete üzerine hiç bir etkisi bulunmadığı görülmüştür. Probiyotiklerin ise depresyon üzerine (d = −.24, p < .01) ve anksiyete üzerine (d = −.10, p =.03) fevkalade zayıf etkisi vardır (Liu RT, 2019)
Literatürde probiyotikleri bilim esaslı doğrulayan makale ararken tam istediğim bilim makalesini bulduğuma sevinerek şunu okudum: Bağırsak lümeninde mukozanın hemen altında lamina propria’da yer alan dentritik hücrelerden bahsediyordu. Bu hücreler bakteriler ile ilk temas eden hücrelerdir. Heme oxygenase-1 (HO-1) enziminin Lactobacillus rhamnosus isimli bakteri tarafından mezenterik limf nodlarında uyarıldığını böylece GALT (gut associated lymphoid tissue) adı verilen savunma sisteminin harekete geçtiğini Bu sebeple L. rhamnosus bakterisinin olumlu etkisini öne sürüyordu. Bu bakteri Peyer plaklarında Foxp3 geni taşıyan CD4+ limfositlerinin sayılarını 9 gün boyunca 15.9±0.2×104 ten 213±4×104‘e artırıyormuş, fakat CD4+CD25+ limfosit popülasyonu artmıyormuş. Kontrol grubundaki L. salivarius bakterisinde bu olaylar gerçekleşmiyormuş.(Karimi K, 2012) Halbuki kontrol olarak kullanılan L. salivarius çok iyi bilinen ve pazarlanan bir probiyotik bakteridir. (Burton JP, 2006) (Klerk N, 2016) Burada yazdıklarımı anlayanlarınız anlamıştır, okuyucuya bu dar alanda immünoloji bilimi anlatamam fakat bu olayların değerli olmadığını söyleyeyim. Özgün de değildir. Örneğin bu etkiyi uyandıran sayısız kimyasal madde bulunabilir. Vardır da. Makaleyi incelediğimde gördüm ki: Makale kanadalı bir firma tarafından para verilerek desteklenmiş. Kehanete gerek yok. Söz konusu belgenin yazarı probiyotik satıcısıymış. Ayrıca bu çalışmada kontrol grubu bulunmamaktadır. İşte literatür böyle boş yayınlarla doludur. Literatürden 34 makale daha inceledim. Buraya tek-tek yansıtmayacağım. Bir kısmında kontrol grubu yok, bir kısmında randomizasyon yok, bir kısmı probiyotik satıcıları tarafından ücretli yazdırılmış, diğerleri masa başında yazılan retrospektif istatistik yayınlarıydı. Bu makaleme dahil etmeye değecek kadar değerli bilgiye rastlamadım.

Probiyotik bakterilerin etkisi ne kadar sürer?
Sağlıklı gönüllülere 2 Lactobacilli, 2 Bifidobacteria ve 1 Streptococcus’tan oluşan çok suşlu bir probiyotik verildiğinde, Bifidobacterium longum 15 günden daha uzun süre dayanırken, diğer suşlar alımın kesilmesinden sonra sadece 3-6 gün bağırsakta kalabilmiştir.. (Tremblay A, 2023) Bir başka çalışmada Lacticaseibacillus rhamnosus 10 gün kalmayı başarmıştır (Mahalak KK, 2022) En uzun kalabilen Bifidobacterium longum’dur en çok 6 ay kalabilmiştir (Gómez MMX, 2016)

Bir çalışmada erken doğan bebeklere Bifidobacterium breve, Lactobacillus rhamnosus (HA-111), Bifidobacterium bifidum, Bifidobacterium longum subsp. infantis, and Bifidobacterium longum subsp. longum (HA-135) isimli probiyotik bakteriler uygulanmış ve bebekler 5 ay takip edilmiştir. 5 ay sonunda sadece Bifidobakteriler bağırsakta kalabilmiştir. Bu kadar uzun kalabilmesinin sebebi bebeklerin anne sütü emiyor olmaları olabilir. (Yousuf EI,2020)

Bağırsak Th17 limfositler bakımından zengindir. İritabl kolon sendromumunun patogenezinde rol alan IL-6, TNF-α, IL-22 IL-23 salınnımını sağlamaktadır.
Probiyotik uygulması bağırsaklardaki bakteri florasını etkilemeyip dolaşımdaki ve bağırsaktaki Th17 limfositlerinin sitokin (IL-6, IL-10, tnf) üretimini azaltmış ve lipopolisakkaritlere verdiği cevabı sınırlamıştır. Böylece bağırsağın otoimmün hastalıklarında probiyotiklerin kullanılabileceğini düşündürür. Bu çalışmada probiyot kullanımı sonlandırıldıktan 4 hafta sonra hiç bir etkisi kalmamıştır (Singh A, 2018)

Probiyotik zarar verir mi?
Bakteri kapsülleri yutulduğunda sadece bağırsakta kaldığı zannediliyor. Oysaki durum böyle değildir. Bir miktar bakteri kana geçer. Bakteriyemi yapar. (Chen L, 2019) Ayrıca kontrolünü kaybederek çoğalan probiyotik bakterilerden sızan toksinler kana geçerek septisemi de yapabilmektedir. (Doron S, 2015) Probiyotiklerin zihin bulanıklığı yaptığı gösterilmiştir. (Rao SSC,2018)

● Sonuç:
Sayısız hasta, iyileşmek için veya mevcut sağlığını artırmak için veya daha iyi hissetmek için veya hasta olmamak için bu ürünlere avuç dolusu para ödemektedir. Hiç kimse kalıcı olarak iyileşmemektedir. Kısaca özetlemek gerekirse:
Probiyotikler kalıcı olarak hiç bir hastalığı tedavi etmedikleri sebebi ile sadece faydasız değil aynı zamanda bakteriyemi ve septisemi yapabildiği sebebi ile zararlı da olabilmektedir. Avrupa Komisyonu ürün ambalajlarında “probiyotik” sözcüğünün kullanılmasını yasaklamış olup gerekçesi bunların sağlığa söz konusu etkisi olduğunu gösteren hiçbir bilimsel kanıt olmaması ve tüketicileri yanıltmakta olduğudur.
Bu yazı halkı bilgilendirmek, beklentilerini azaltmak, umutlarından faydalanılmasına engel olmak amacı ile hazırlanmıştır.

Kaynaklar:
Kim YS, Choi SC. The Long and Winding Road to the Best Clinical Research and Personalized Therapy With Probiotics: Do Not Forget Host Physiology. J Neurogastroenterol Motil. 2023 Apr 30;29(2):129-131. doi: 10.5056/jnm23034.
Gómez MMX, Martínez I, Bottacini F, O’Callaghan A, Ventura M, van Sinderen D, Hillmann B, Vangay P, Knights D, Hutkins RW, Walter J. Stable Engraftment of Bifidobacterium longum AH1206 in the Human Gut Depends on Individualized Features of the Resident Microbiome. Cell Host Microbe. 2016 Oct 12;20(4):515-526. doi: 10.1016/j.chom.2016.09.001.
Yousuf EI, Carvalho M, Dizzell SE, Kim S, Gunn E, Twiss J, Giglia L, Stuart C, Hutton EK, Morrison KM, Stearns JC. Persistence of Suspected Probiotic Organisms in Preterm Infant Gut Microbiota Weeks After Probiotic Supplementation in the NICU. Front Microbiol. 2020 Sep 25;11:574137. doi: 10.3389/fmicb.2020.574137.
Suez J, Zmora N, Zilberman-Schapira G, Mor U, et al. Post- Antibiotic Gut Mucosal Microbiome Reconstitution Is Impaired by Probiotics and Improved by Autologous FMT. Cell. 2018 Sep 6;174(6):1406-1423.e16. doi: 10.1016/j.cell.2018.08.047. PMID: 30193113.
https://consensus.app/search/do-probiotics-persist-in-the-gut-after-consumption/Q6rec4chT6iysCJOs8OTLg/
Mahalak KK, Firrman J, Bobokalonov J, Narrowe AB, Bittinger K, Daniel S, Tanes C, Mattei LM, Zeng WB, Soares JW, Kobori M, Lemons JMS, Tomasula PM, Liu L. Persistence of the Probiotic Lacticaseibacillus rhamnosus Strain GG (LGG) in an In Vitro Model of the Gut Microbiome. Int J Mol Sci. 2022 Oct 26;23 (21):12973. doi: 10.3390/ijms232112973.
Rao SSC, Rehman A, Yu S, Andino NM. Brain fogginess, gas and bloating: A link between SIBO, probiotics and metabolic acidosis. Clin. Transl. Gastroenterol.2018, 9, 162.
Chen L, Li H, Li J, Chen Y, Yang Y. Lactobacillus rhamnosus GG treatment improves intestinal permeability and modulates microbiota dysbiosis in an experimental model of sepsis. Int. J. Mol. Med. 2019, 43, 1139–1148.
Doron S, Snydman DR. Risk and safety of probiotics. Clin. Infect. Dis. 2015, 60 (Suppl. 2), S129–S134.
Singh A, Sarangi AN, Goel A, Srivastava R, Bhargava R, Gaur P, Aggarwal A, Aggarwal R. Effect of administration of a probiotic preparation on gut microbiota and immune response in healthy women in India: an open-label, single-arm pilot study. BMC Gastroenterol. 2018 Jun 15;18(1):85. doi: 10.1186/s12876-018-0819-6.

Tremblay A, Auger J, Alyousif Z, et al. Total transit time and probiotic persistence in healthy adults: a pilot study. J Neurogastroenterol Motil 2023;29:218-228

Himalaya-kaya-tuzu

Pakistan’ın Pencap bölgesinde toprak altından elde edilen pembe renkli bir tuzdur. Yapısında bulunan demir tuzları ve çok sayıda mineral bu pembe rengi verir. Çeşitli faydaları olduğu iddia edilir. Aslında hiç bir üstünlüğü yoktur bunun bir abartı olduğu anlaşılmaktadır.

İddialara göre Himalaya tuzu astım, migren, gut, bronşit, guatr, diyabet, uykusuzluk, kireçlenme, uyku bozukluğu, kemik erimesi hastalıklarına iyi geldiği söylenir. Detoks amaçlı kullanılması önerilir. Böbrekteki asidi attığı, beyinin elektrik üretmesini sağladığı iddia edilmektedir. Sofra tuzu olarak kullanılması öne sürülür. Banyo tuzu olarak veya deriye piling amacı ile sürülmesi teklif edilmiştir.
Salatalara, yemeklere serpilerek kullanılması, oturma odasında havayı temizlemesi için açıkta bulundurulması önerilmiştir. Himalaya tuzu lambaları da vardır.

Himalaya tuzunun yapısında 84 tane element bulunduğu listelenmiştir. Ancak Himalaya tuzunu zenginleştiren söz konusu bu elementlerin toplam kütlesi, tuz kütlesinin %2-5 ‘i kadardır. Asıl kütle sodyum klorür iken sözü edilen sürpriz elementlerin toplamı yok denecek kadar azdır. Himalaya gibi doğal tuzların (kaya, deniz okyanus, İngiliz tuzu ve diğerleri) %97-99 kadarı zaten sofra tuzu (NaCl) dir.
Himalaya tuzunun yapısındaki minerallerden yeterince faydalanmak için 30 gram yenmesi gerektiği söylenmektedir. Ancak bu tuzdan 30 gram yenilirse çok yüksek sodyum alınmış olacağı için tansiyon yükselebilir, böbrekler yüklenebilir, kalp damar sağlığı üzerine olumsuz etkiler görülebilir. Yani Himalaya tuzu, sürdürülebilir bir besin maddesi değildir.
Himalaya tuzunda bulunduğu söylenen söz konusu elementlere vücudumuzun ihtiyacı azdır ve acil değildir. Bir kaç şişe maden suyu içilse veya deniz ürünleri yenilse doğal tuzlardan alınması umulan minerallerin önemli bir kısmı alınmış olacaktır. Bu bakımdan ele alındığında Himalaya tuzu ve kaya tuzu orijinal değildir, parlak fikir değildir, vazgeçilmez değildir.
Şerefli Koçhisar, Çankırı veya çevresinde elde edilip rafine edilen ve saflaştırılarak temizlenen ve sonra içerisine iyot ilave edilerek zenginleştirilen ve bakkalda satılan tuz beyazdır ve tiroid bezi sağlığımız için uygundur. Ancak Himalaya tuzu kaya tuzu ve diğer tuzlarda içerik stabil değildir ve rafine edilmediği için kirli olabilir.

Topraktan çıkarılan Himalaya tuzunda aşağıdaki zararlı maddeler de bulunur:
Arsenic As <0.01 ppm
Cadmium Cd <0.01 ppm
Mercury Hg <0.03 ppm
Lead Pb 0.10 ppm
Polonium Po <0.001 ppm
Uranium U <0.001 ppm.
Plutonium Pu <0.001 ppm
Bu içerik sağlık bakanlığımız tarafından doğrulanmıştır.
Kaya tuzunun , deniz tuzu, okyanus tuzu gibi doğal tuzlar, suyunun buharlaştırılması ile elde edildiği için yapısında NaCl dışında başka mineraller de bulunur. Örneğin Mg, Ca, Zn, gibi metaller karbonat, sitrat, sülfat gibi anyonlar bulunur. Orijinal içeriği bulunduğu öne sürülerek satılan okyanus suyu Cl  %55, Na+  %30.6, SO2 %4 7.7, Mg2+ % 3.7, Ca2+ %1.2, K+ % 1.1 karışımdan ibarettir. Yaklaşık olarak söylemek gerekirse bir bardak tuzlu su ve maden suyu karışımı gibidir.
Yasalarımıza göre, ülkemizdeki pazarlanan kaya tuzunun sodyum klorür oranı %97 den az olamaz. (16.8.2013 Resmî Gazete Sayı : 28737 Türk Gıda kodeksi Tuz tebliği Madde 5ç şu şekilde yazar: Yeraltı kaynak ve kaya tuzlarında kuru maddede sodyum klorür miktarı en az % 97, diğer tuzlarda % 98 olmak zorundadır.
Bu yasal düzenlemeye rağmen bazı hekimler bilinmeyen bir yerden temin edilmiş olan kaya tuzu numunesini bir laboratuarda analiz ettirerek kaya tuzlarının yapısında %60 ve 37 oranında Na ve Cl bulunduğunu ileri sürmekte, tansiyonu yükseltmeyeceğini söylemektedir. Hatta hipotezlerini daha ileri götürerek, doğal tuzların kanseri engellediğini, bebek sahibi olmayı kolaylaştırdığını, böbrekleri regüle ettiğini, mikrop öldürdüğünü, uykusuzluğa , bağışıklık sistemine iyi geldiğini öne sürmektedir. Son 50 yıl öncesinde rafine tuz bulunmadığını insanlığın kaya tuzu yiyerek gelişip bu güne geldiğini öne sürmekte, kanserlerin ve diğer hastalıkları rafine tuz kullanımına ilişkilendirmektedir. Daha sonra bu rapora konu olan kaya tuzu ile başka adreslerden elde edilen kaya tuzlarının farklı içerikleri olabileceğini söylemektedir. Oysaki bu iddiaları doğrulayacak hiç bir bilimsel kanıt bulunmamaktadır.

Himalaya tuzunda yukarda belirtilen arsenik, kurşun gibi toksik elementlerin konsantrasyonları insanı zehirleyecek ve zararlı etkilerin ortaya çıkmasına yetecek kadar yüksek değildir. Ancak Himalaya tuzunun veya kaya tuzunun uzun süreli kullanımında bu elementler vücutta birikeceği için zararlı etkileri ortaya çıkacaktır.

Hiçbir bilimsel faydası bulunmadığı anlaşılınca FDA Himalaya tuzuna verdiği izni geri almıştır (FDA, 2013).

(Avocado D. Your Worst Day Ever: David Avocado’s Himalayan Salt Debunked. Bad Science . January 18, 2016.)

Ülkemizde sofra tuzu şöyle rafine edilmektedir:
Kaya, deniz veya gölden elde edilen ham tuzda toprak dahil çok sayıda kir bulunur, buharlaştırılıp yeniden kristalize edilerek saflaştırılma işlemine rafine etmek adı verilir. Bu işlem  29/12/2011 tarihli ve 28157 3 üncü mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Türk Gıda Kodeksi Gıda Katkı Maddeleri Yönetmeliğinde yer alan hükümlere uygun yapılır.
Topraktan gelen tuzlu su taşlı havuzlarda 110 dereceye ısıtılır. Buharın yapısında bulunması muhtemelen CaSO4 bu taşlara yapışır, buhar 106 derecede açık kaplara alınır ve santrifüjlenerek suyundan ayrılır sıcak hava üflenerek kurutulur. Eleklerden geçirilir. Sanayi tuzu bu aşamada elde edilir ayrı paketlenir. Sofra tuzu Homojen olur ve tane büyüklüğü; göz açıklığı 1000 µm’lik elekten tamamı, 210 µm’lik elekten ise en çok % 20’lik kısmı geçecek büyüklükte olacak şekilde elenir ve paketlenir. 
Bu tuza doygun buhar çözeltide bulunan kalsiyum sülfat, magnezyum klorür, magnezyum sülfat ile kalsiyum ve magnezyum bikarbonatların giderilmesi için tuzlu su önce kireç-soda veya kostik-soda ile işlem yapılır. Kireç-soda işlemi için, tuzlu suyun doldurulduğu büyük tanklara, kireç sütü, Ca(OH)2, pompalanır. Ardından sodyum sülfat eklenir. Tuzun içerisinde mevcut MgCI2 tuzla beraber suda çözünen bir maddedir. Esas olarak tuzun nemlenmesine neden olan MgCI2 aynştırabilmek için, eritme tanklarına CaO katılır. Filitrelenir. Soğumaya bırakılır. Tuz kristalleri dibe çöker 54  dereceye soğuyunca çöken tuz alınır, tekrar doygun tuzlu su verilip ısıtılır ve bu işlem tekrarlanarak üretim devam eder. Buharlaştırma kazanının dibinden alınan tuz kristalleri, santrifüjde suyundan ayrıştırılır. Santrifüjden çıkan tuz yaklaşık % 3 oranında neme sahiptir. Hava kurutucularına verilerek % 0.05 neme kadar kurumaya bırakılır. Sanayi tuzu olarak piyasaya sunulan tuz doğrudan doğruya bu kurutucudan çıkan tuzdur. Saflığı % 99.7 oranındadır. Sofra tuzu olarak satılan tuz ise yukarıda üretim şekli anlatılan sanayi tuzuna, tuzun akışkanlığını arttırmak amacıyla % 0.5-1.0 oranında Magnezyum Karbonat, Kalsiyum silikat, Kalsiyum karbonat, di ve tri kalsiyum fosfat gibi maddeler eklenerek elde edilir. Sofra tuzunda aranan özellikler TSEK tarafından standart hale getirilmiştir  (Ergin, 1988).

Kaynak: Ergin, Z. (1988). Tuzun Üretim teknolojisi ve İnsan Sağlığındaki Yeri. Madencilik Dergisi, XXVII (1)9-30.

Ülkemizde tuz rafine işlemleri sağlık bakanlığı tarafından belirlenen ve resmi gazetede yayınlanan Türk standartları enistütüsü tarafından standardize edilen yöntemlerle yapılır. Dünya sağlık örgütü izin vermiş olsa bile siyanürlü veya alüminyumlu katalizör maddeler kullanılmamaktadır. Bu tür iddialar Himalaya ve diğer tuzların satışlarını artırmak için çıkarılmış söylentiler olabilir.

Sonuç:
Himalaya tuzu:
● Her tuz gibi NaCl içerir ve tansiyonu yükseltir,
● Yapısındaki toksik maddeler birikirse sağlığa zarar verebilir,
● İçinde iyot bulunmayışı bir eksikliktir,
● Astım ve bronşite iyi geldiği ispatlanmamıştır ,
● Bağışıklık sistemi, uyku, ruh hali, stres, migren üzerine faydalı etkisi bulunduğu gösterilmemiştir.
● Tansiyonu düşürdüğü doğru değildir, tam tersine yüksek sodyum sebebi ile tansiyonu yükseltmesi beklenir,
● Tuz tadı zayıf olduğu için bireyler tuz tadı algılamak amacı ile yemeğe normalden fazla Himalaya tuzu veya kaya tuzu eklemek zorunda kalır ve kolayca sodyum yüklemesi hasarına maruz kalabilirler.
● Odada Himalaya tuzu bulundurmanın havayı temizlediğine dair herhangi bir bilimsel kanıt yoktur,
● Kanı sulandırıp kan akışını hızlandırdığı iddialarının bilim temeli bulunmamaktadır,
● Halk arasında tuz mağaralarının astıma iyi geldiği düşüncesi bulunsa bile bilimsel veriler bunu doğrulamamaktadır, astım hastalarının Himalaya tuzu yemeleri için geçerli hiçbir mantıklı sebep yoktur,
● Himalaya tuzu rafine edilip temizlenmediği için kirli olabilir,
● Günlük kullanımda bakkalda satılan rafine edilmiş, temizlenmiş, standardize edilmiş, yasal ve tıbbi kurallara uygun hazırlanmış olan iyotlu tuz kullanılmalıdır.
● Kaya tuzu, deniz tuzu, okyanus tuzu, Himalaya tuzu gibi tuzlardan uzak durmak uygun olur.


Bu veb sayfası okuyucuya fikir vermek içindir. Muayene teşhis veya tedavi yerine geçmez. Daima doktorunuza danışınız